EFENDİME ARZU HÂL – MUSTAFA YAŞAR KANDEMİR 

 

 

  Gönlümüzün aydınlığı Efendim! Sensiz hiçbir şeyin tadı yok. Sensiz boynumuz bükük, gönlümüz kırık. Sensiz her mü’min bir yetim, bir öksüz. Şimdi bizi sadece güller avutuyor. Güle bakıp seni görüyor, gül kokusunda seni duyuyoruz.

Muhammed ümmeti olmakla iftihar ediyor, hepimiz seni seviyoruz. Seni daha çok sevenlere hayran kalıyor, gıpta ediyoruz. Sen de bilirsin ki, efendim, seven sevdiğine kavuşmak ister. Biz de elini öpmeye, mâh cemâlini görmeye can atıyoruz. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisiyle avunuyor, Kevser Havuzu’nun kenarındaki vuslat bayramını hasretle bekliyoruz. 

Seni ve sevgiyi yaratan, seni habîbullah kılan, seni bizim de sevmemizi isteyen Rabbim, sevenlerin ayrılık derdini hafifletmek, onları hasretin dayanılmaz girdabında çaresiz bırakmamak için salavât-ı şerîfeyi bir can simidi gibi uzatıvermiş, “Allah da, melekler de Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler, siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin” buyurmuş (Ahzâb 33/56), böylece görünmez telgraf telleriyle sana ulaşmayı kolaylaştırmıştır. Sana salavât-ı şerîfe getirmenin hazzıyla bahtiyarız. Medine’ye doğru uçurduğumuz salavât güvercinlerinin mübarek ravzana vardığını, şebeke-i Muhammediyye’nin parmaklığına konduğunu, senin onları, sıcacık göğüslerinden tutup okşadığını görür gibi oluyoruz. Sana salâtü selâm getirdikçe taze can buluyoruz.

Dünya Bizi Yendi

Sevgili Efendim! Dünya bir gurbet, biz de garibiz. Bu yabancı diyarda adım başı bir tuzağa takılıyoruz. Bizi bu yabancı ve yalancı diyara gönderen Rabbimiz, seni bize rehber yaptı. Seni örnek almamızı istedi. Sözünü tutmamızı, gösterdiğin yoldan gitmemizi emretti. Biz de hata etmemek için hep seni hatırlıyor, “Acaba şu zaman ne yapardı, şu olay karşısında nasıl davranırdı, Allah’ı nasıl zikreder, O’na nasıl ibadet ederdi, insanlarla nasıl geçinirdi, nasıl yer içerdi, nasıl uyur uyanırdı?” diye hep seni düşünüyor, senin gibi olmaya çalışıyoruz. Seni canımızdan aziz biliyor, seni seveni seviyor, yolunca gidene muhabbet besliyoruz.

Ey Peygamberler Sultanı! Biz sana ve senin yoluna kurban olmayı en büyük şeref bildiğimiz halde nefis putunu kırmakta zorlanıyoruz. Sen bize dünyanın tatlı, manzarasının hoş olduğunu, câzibesiyle bizi aldatacağını hatırlatarak “Dünyadan sakının!” buyurdun (Müslim, Zikir 99). Dünyaya gönül kaptırmanın tehlikesinden bahsettin (Buhârî, Zekât 47). “Dünya değersizdir. Malı mülkü kıymetsizdir.” dedin (Tirmizî, Zühd 14). “Ümmetimin fitnesi maldır.” diye bizi uyardın (Tirmizî, Zühd 26) ve bizim mal ile imtihan edileceğimizi haber verdin. Gerçek hayatın, âhiret hayatı olduğunu söyledin (Buhârî, Rikak 1). Dünyada bir garip, bir yolcu gibi olmamızı tavsiye buyurdun (Buhârî, Rikak 3). Bize yap dediğini bizzat yaptın. Gün oldu, birkaç hurma bulup da karnını doyuramadın (Müslim, Zühd 36). Medine’yi şereflendirdiğin günden vefat ettiğin âna kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeği bulamadın (Müslim, Zühd 20). Dünya bizi mağlup etti, Yâ Rasûlallah! Sırtımızı yere vurdu. Elimizi kolumuzu bağladı. Dünya bir dev, biz cüce olduk.

Zulmün Zevâli

Ey Allah’ın Rasûlü! En büyük dileğimiz dünyaya ve nefsimize direnmek. Senin getirdiğin hidâyetle yeniden dirilmek. Müslümanca yaşamak, müslüman kalmak. Şimdi dünya, karşımıza değişik kılıklarda çıkıyor. “Hayır, öyle değil böyle yaşayacaksın, onu değil bunu yapacaksın.” diye dayatıyor. Bize insanca ve Müslümanca yaşama hakkı tanımıyor. Sen, getirdiğin yüce din ile zulmün defterini dürmüş, mazlumun incecik boynunu zâlimin kanlı parmaklarından kurtarmıştın. On dört asır önce insanlığı zulümden nasıl kurtardığını, haksızlığa nasıl son verdiğini tasvir ederken merhum şâirimiz Mehmed Âkif:

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

demişti. Gerçekten de sen zulmü çökertmiş, çaresizlerin derdine derman olmuştun. İnsana lâyık olduğu değeri kazandırmıştın. Şimdi zulüm yeniden dirildi. Daha bir güçlenip nefesimizi kesti.

Zâlimler boğazımıza yapıştıkça teselliyi sende buluyoruz. Senin katlandığın zulümleri hatırlıyoruz. “Sanki O, dünyaya çile çekmek için gelmişti.” diyoruz. Yetimliğini, öksüzlüğünü yaramıza merhem ediyoruz. Dünyanın bozuk düzeninden bıkıp Nur Dağı’na sığındığını, teselliyi yalnızlıkta aradığını hatırlıyoruz. Nur Dağı’ndan getirdiğin ışıktan korkan yarasaların sana hep saldırdığını, seni hep tedirgin ettiğini, ama senin hiçbir zorluktan ve sıkıntıdan yılmayıp sabırla ve ısrarla dosdoğru yürüdüğünü biliyoruz. Akıl ve mantık dışı dayatmaların nefesimizi kestiği günlerde aczin ve ümitsizliğin bataklığına düşmek üzereyken seni hatırlayıp kendimize geliyoruz. Rabbimizin, seni bize neden örnek gösterdiğini bir kere daha anlıyoruz. Senin bize gerçekten rahmet olduğunu idrâk etmenin hazzıyla gözyaşları döküyoruz.

Zilletten İzzete

Yâ Rasûlallah! Biz insanlığı senden öğrendik. Getirdiğin din ile zilletten izzete yükseldik; çukurdan zirveye çıktık. İslâmiyet’e sarıldıkça dünyanın en aziz milleti olduk. Önünde diz çökülen, boyun bükülen, el açılan, “Gel bizi de kurtar.” diye yalvarılan kudretli bir devlet haline geldik. O haşmetli devirlerde, biz de senin yaptığın gibi zâlime engel olduk, mazlûma hakkını verdik. Ne var ki, dinimizin güzelliklerinden uzaklaştıkça kuruduk, kavrulduk, ezildik, diz çöktük, el açtık, bel büktük. Nice asil değerlerimizi kaybettik. O gün bugündür sözümüz dinlenmiyor, bize değer verilmiyor. Şimdi, yeniden uyanmak, dirilmek, kendimize gelmek, zilletten izzete yükselmek ve Müslümanca yaşamak istiyoruz.

Ey Kâinatın Efendisi! Yavrularımızın mükemmel bir iman ve irfâna, üstün bir ahlâk ve edebe sahip olmalarını istiyoruz. Müslümanca yaşamalarını, senin izinde yürümelerini, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden kurtulmalarını arzu ediyoruz. Yolumuzu kesenlerin, çocuklarımızı câhil bırakanların insafa gelmelerini, bizi tanımalarını, Allah rızâsını kazanmaktan başka bir şey istemediğimizi bilmelerini diliyoruz. Rabbimizin onlara hidâyet, bize sabır ve başarı ihsân etmesini niyâz ediyoruz.

Yâ Rasûlallah! Yeniden kendimizi bulmayı, iyi bir kul, mükemmel bir mü’min olmayı, sana lâyık bir ümmet haline gelmeyi çok istiyoruz. Kur’ân-ı Kerîm’de bizden istendiği gibi namazlarımızı huşû içinde tam olarak kılmayı, faydasız işlerden yüz çevirmeyi, Allah’a ve kullarına karşı mâlî ve bedenî vazifelerimizi yerine getirmeyi, iffetimizi korumayı, sadece bize helâl olana dokunmayı, haramdan uzaklaşmayı, verdiğimiz sözleri tutmayı, emânete riâyet etmeyi ve böylece ebedî kurtuluşa ermeyi diliyoruz (Mü’minûn 23/1-11).

Şu günlerde bize yaşama ümidi veren o diriltici sözlerinden biri gönlümüze su serpiyor. “Bir zulme uğrayıp da sabreden kuluna Allah Teâlâ’nın izzet vereceğini” müjdeliyorsun (Tirmizî, Zühd 17). Çok zulme uğradık, küçümsendik, hor görüldük. Hâlbuki biz izzetin Allah’a, Rasûlullah’a ve mü’minlere mahsus olduğunu biliyoruz. Sabreden mazlumlar olmayı, onların hak ettiği izzete kavuşmayı umuyor, senin şefaatini niyâz ediyoruz, yâ Rasûlallah!